Yıllar öncesinden…
Bu kumaş boyama örtünün mazisi yaklaşık 10 yıl… Kumaş boyama kursuna katılmış ve o zaman yapmıştım bunu… Desenleri bir halı firmasının kataloğundaki birkaç halı deseninin karması ile hazırlamıştım… Kim derdi ki; 10 yıl sonra kendi kapladığım deri sehpanın üzerinde yer alacak???
Anlatılmaz, ifade edilemez bir keyif “ben yaptım” diyebilmek… Üretebilmek ve ürettiğini kullanabilmek… O çalışmayı ve o çalışmayla beraber o günleri de yıllar sonraya taşıyabilmek…
Ve şöyle serip de sehpaya, kahveyi yudumlarken “aferim bana be!” diyebilmek…
“Aferim bana be!” diyebileceğimiz nice günlere!
Sevgiyle;
Kadın olmak…
Kadın…
Görünüşte tek kelimeyle ifade edilen varlık…
Oysa ki içinde ne çok anlam barındırıyor bu tek kelime. Aynı anda kaç kimliği üzerinde taşıyor kadın. Aynı anda hem evlat, hem eş, hem anne, hem kardeş… Ve gelin ve yenge ve hala ve teyze ve arkadaş… Bunca kimliği üzerinde taşırken hiç de ezilmiyor üstelik, hiç de yüksünmüyor, hiç de isyan etmiyor çoğunlukla. Çünkü daha küçücük bir kız çocuğuyken yapışıyor, yapıştırılıyor üzerine bu kimlikler ve bu kimlikleri özümseyerek, benimseyerek büyüyor, özümsetilerek, benimsetilerek büyütülüyor.
Çocukluğundan itibaren ultimatomla büyüyor kadın… “Sen kızsın” la başlayan cümleler bitmek bilmiyor. “Sen kızsın topla” , “sen kızsın temizle” , “sen kızsın düzelt” ultimatomları yanında “sen kızsın dağıtma” , “sen kızsın kirletme” uyarıları, empozeleri ile geçiyor çocukluğu, genç kızlığı… Öğretilenler ve gördükleriyle beraber zaten hamurunda var olan anaçlığı da büyüyor gitgide içinde… Başka türlüsünü bilmediği için de “anaç, korumacı, tertipli, düzenli, temiz” olma formatında yaşayıp gidiyor…
Çünkü o bir kadın…
Çünkü o, kendi küçücük bir çocukken bile “ruhu kadınlaştırılan” bir varlık… Üzerinde onca kimliği taşıyan, üzerine onca kimlik yapıştırılan, insan olmaktan önce kadın olan, çocuk olmaktan önce kadın doğan bir varlık…
Hayatında sürekli bir ya da birkaç erkek var kadının… Onu ikinci sınıf vatandaş olarak görmediğini iddia eden ama en kültürlüsünden en cahiline hepsinin içinde kendilerinin bile farketmediği, kabul etmediği “kadın ikinci sınıftır” zihniyeti olan bir ya da birkaç erkek… Önceleri baba, ağabey ya da erkek kardeş, sonrasında da eş, oğul, kayınbaba, kayınbirader… “Kadın erkek kadar akıllı değildir” , “kadın korunmaya muhtaçtır” , “kadın kendi hareketlerini kontrol edemez” , “kadın kendini idare edemez” , “kadın insanları tanıyamaz” , kısacası “kadın bilmez” mantalitesini her hücresinde farkına bile varmadan hisseden, yaşayan, yaşatan bir ya da birkaç erkek… Ama o “bilmeyen kadın” erkeğin kendisinin bile farkına varmadığı mantalitesinin çoktan farkındadır, taa beşikte, taa salıncakta, taa sokakta varmıştır farkına… Bu mantalitenin ve dolayısıyla “kadın olmak” la erkek olmak arasındaki farkın küçüklüğünden beri farkındadır kadın… Farketmeyen erkeğin ta kendisidir aslında…
“Ben kadın-erkek eşitliğinden yanayım” diyen sözüm ona çağdaş erkekler aslında “kadın-erkek eşitliği” ni telaffuz ettiklerinde bile ayırımı, eşitsizliği vurgulamış olduklarının farkında bile değillerdir oysa…
Kadın-erkek değil insan eşitliğinden yana bir erkek evlat yetiştirmeyi arzulayan, bunun için çabalayan ben; hiçbir kadının “kadın olmaktan önce insanım” diye vurgulamak zorunda kalmayacağı bir Dünya diliyorum…
Sevgiyle;


